13 Ağustos 2008 Çarşamba

ZAMANIMIZDAKİ ERGENLİK



EN SAMİMİ ARKADAŞLARIMA bakıyorum, çok tuhaf davranışlar sergiliyorlar. Sevgim sebebiyle kızamıyorum. Kızsam da bunu devam ettiremiyorum. Onları anlamak istedim. Bu arada kendime de baktım, aynı tuhaflıkların kendimde de olduğunu hissettim.
Aklıma, Bediüzzaman’ın: “Şeytanın en büyük desisesi, insana kusurunu kabul ettirmemektir” fikri geldi. “Zaten kalbimin hatıratını bilen Biri var; tevil etmenin bir anlamı yok.” deyip, “Kusurunu kabul etmek bir tevbe başlangıcıdır.” diye düşünerek kendimle cedelleşmeye başladım. Eski kitaplarımı karıştırdım. Eğitim Psikolojisi gibi eserlerde Ergenlik Çağı davranışlarıyla, bu devrin insanlarının davranışlarında, bir benzeşme, bir örtüşmeyi görünce çok şaşırdım.
Bediüzzaman’ın, bu devirdeki ilişkilerde ölçü; “şeyh ile mürid, peder ile evlat mabeynindeki ölçü değildir” deyişi, şimdi zihnimde daha da anlam kazandı.
Artık insanların çoğunun, belki enaniyetten - tabi ki buna ben de dahilim - ergenlik çağında gençlerde görülen davranışları sergilediğini söyleyebilirim. Bu kabul edilince, iyi ilişkiler kurmak biraz daha kolaylaşıyor. Bizler de davranışlarımızı bu yeni tespite göre ayarlamalıyız. Ben gençlerin ergenlik çağıyla ilgili durumlarını, kendimize de tatbik ettim bakın neler çıktı. Siz isterseniz bunları evlatlarınıza, isterseniz arkadaşlarınıza uygulayabilirsiniz.
İnsanlar artık :
Durağan değil, değişkendirler. Değişkenlik onların duygularında, düşüncelerinde, davranışlarında ve ilişkilerinde. Onları sabit bir kalıba koyup değerlendirmemeliyiz. Anlamaya, oldukları gibi kabul etmeye çalışmalıyız.
Otoriteye karşıdırlar. Onlara çok otoriter davranmamalıyız. Amirane davranışlar çok tehlikeli olur. Eşit şartlarda olan arkadaşlar olduğumuzu hiç unutmamalıyız
Otoriteye karşı gelmeleri, itiraz etmeleri, saygısız olmak için değil, var olduklarını göstermek için yapılan davranışlardır. Telaş etmemeliyiz. Bırakın hislerini ifade etsinler. Eğer sevginizde samimiyseniz, onları siz rahatlatın.
Arkadaşları, onlar için çok önemlidir. Onları fazla tenkit etmeyip, aksine biz de değer vermeliyiz. Yanlışları varsa, kesinlikle dolaylı yollardan ifade etmeliyiz.
Dağınık, unutkan, aldırmazdırlar. Hodgâmlık sınırını geçmedikçe anlayışla karşılamalıyız. Adeta hata yapmak mecburiyetleri vardır. Hata yapmadan öğrenmeleri neredeyse imkânsızdır. Bırakın hata yapsınlar; zamanla muhakkak düzeleceklerdir. Siz söyleyerek düzeltemezsiniz. Belki örnek bir yaşayışla ve müsamaha ile tesir etme imkanınız olabilir. Başka bir tarzın faydalı olmayacağını iyice bilmelisiniz.
Beklenenden fazla tepki verebiliyorlar. Biraz sabırlı olmalı. Onlar hakkında hemen karar vermemeliyiz. Zihninizin cerbeze yapmasına, mübalağalı değerlendirmesine mani olun. Bir göz hatırı için, neler yapılmaz; bir kahvenin bile kırk yıl hatırı olursa, gerisini siz düşünün. Hem zaten “İyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin” kârı değil midir”
Beklenenden daha fazla hassas ve kırılgandırlar. Onlara karşı nazik olmaya çalışmalıyız. Artık yapılar böyle hale gelmiş, diye düşünmeliyiz. Onları kendinizden daha değerli olarak kabul etmeye çalışın; ona göre davranın.
Kendilerine ve düşüncelerine saygı duyulmasını beklerler. Beklentilerine cevap vermeliyiz. Herkese saygılı olmak mecburiyetimiz var. Empati ve pozitif düşünce yönünden başarılıysanız, hem mesut edecek hem de mesut olacaksınız demektir.
Sıradan biri gibi değil de saygı değer bir yetişkin gibi davranılmasını beklerler. Esasen buna hakları vardır. Bize de öyle davranmak yakışır. Zaten intisap sırrını gerçekleştirmişlerse, Halık-ı Zülcelâli tanımış ve O’na tâbi olmuşlarsa, onların kıymetine paha biçilmez; ona göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.
Açıklama isterler, emir değil. Lütfen dikkatli olalım. Bu aynı zamanda iletişimin de kanunudur. Bu asırda, peder evlât veya şeyh mürit ilişkisi kesinlikle yanlıştır.
Özgürlük isterler, kısıtlamaya gelemezler. Ama özgürlüğün sınırlarını bilmeleri gerekir. Biz doğru olanı yapmalıyız. Sınırlar içinde onların özgürlüklerini tanımalıyız. Onların sınırlarını da zorlamamalıyız.
Dinlenilmek ve duyulmak, tartışma içinde yer almak isterler. Onları dinleyelim, duyalım. Tartışmalarımız içinde yer almalarını, sisteme dahil olmalarını temin edelim. Onlar da biz de ancak böyle rahat edebiliriz. İyi bir iletişimde, iyi bir dinleyici olabilmek önemlidir. Ayrıca asrımız Ekip Zamanıdır. Ekip ruhuyla hareket mecburiyetimiz vardır
Yanlışlarının yüzlerine vurulmasını istemezler. Haksız da değiller. Böyle yapmak her halde sünnete ve insan fıtratına daha uygun değil mi? Hatta kusurlarına gözümüzü kapatsak çok daha iyi neticeler alabiliriz.
Kimse ile kıyaslanmak istemezler. Elbette böyle olması daha doğru bir davranış. Kimsenin, bu haklı isteğe itirazı olamaz.
Şefkat, sevgi, anlayış ve takdir beklerler. En civanmert kardeş, takdir edici yoldaş olmak da bize düşen bir davranış olmalıdır.
Bu dönemde herkesin yakınları ve arkadaşları için yapabilecekleri en iyi şeyin “onlara güvendiğini, saygı duyduğunu ve sevdiğini kavlen ve fiilen göstermek” olduğu unutulmamalıdır.
Halil Köprücüoğlu

12 Ağustos 2008 Salı

MUTLULUK NEDİR SİZCE?


Sevgidir mutluluk , karşılıksız ve çıkarsız sevgi...Aşktır bazende...birine yürekten bağlanmaktır...Değer vermesini bilmektir mutluluk...sevilmeden de sevebilmektir mutluluk...sevdiklerin bir gün hayatından gitmeden kıymetini bilmektir...Seni seviyorum diyebilmektir...Annenin yavrusuna duasıdır kimi zaman...sevgiliye duyulan özlemdir bazende , en karşılıksız ve en çıkarsız...Dua etmektir mutluluk...duada ölçülemeyecek güç saklı olduğunu bilmek ve sığınmaktır Allah'a...hayatı bütün olumsuzluklarına rağmen sevebilmektir arsızca...sorgulamadan yaşamaktır kaderini...olacağı varmış deyip gülümsemektir geleceğe mutluluk...Paylaşmaktır mutluluk...hayatı , sevgiyi ve bazende küçük bir çikolatayı paylaşmak... kurumuş sonbahar yapraklarına basarken çıkan hışırtıyı duyabilmektir mutluluk...ayrıntıların farkına varabilmektir...yağmurun yağ
ışını izlemektir pencerende , elinde kahven...en sevdiğin şarkıya eşlik etmektir mutluluk...bazende bağıra çağıra şarkı söylemektir , sesinin ne kadar kötü olduğunu söyleyenlere inat...kimsenin elini daldırmadığı kocaman bir paket cipsi tek başına yiyebilmektir mutluluk..kalori hesabı yapmadan dilediğini mideye indirmektir... Yeni yıkanmış mis gibi çarşafların içinde gerile gerile uyumaktır mutluluk...sarılmaktır sevdiğine sımsıkı...oda yoksa yastığa sarılmaktır...Damadın gelini öpmesidir alnından mutluluk...ve bir ömür boyu ondan vazgeçmeyeceğine and içmektir...
Hayatımızdaki o önemsiz sandığımız küçücük ayrıntıların farkına varmaktır mutluluk...mutluluk ayrıntılarda gizlidir...Ayrıntılarda hayatın içindedir...
Bunlar beni mutlu eden ayrıntılardı..Ben onlara ne kadar çok önem verirsem onlar da beni o kadar çok mutlu ediyorlar.. Siz mutlu olmak için neyi bekliyorsunuz ?
alıntı

1 Temmuz 2008 Salı

ZORLA LAİK OLDUĞUMU SANMANIZ ZORUMA GİDİYOR


Yıllar önceydi. Henüz iki-üç yaşlarında olan oğlum Furkan'a yeni açmış hercaileri yakından göstermek için eğilmek üzereydim ki, parkın bekçisi bir hamlede yanımızda bitti: "Çiçekleri koparmak yasak!" İrkildim.. Eğilemedim. Dokunamadım çiçeğe. Koparmadım. Zaten koparmayacaktım ki. Dahası, "Koparmazsan daha iyi olur!" demek üzereydim oğluma. "Yasssakkk!" korkusuyla değil; "Yerinde kalsın da, zikrine devam etsin.." ümidiyle koparamazdım. "Başkalarının da hakkı var o güzelliği görmeye..." hakkaniyeti bekçinin hoyrat uyarısından çok daha önce elimi çektirirdi çiçekten. O an, kelimenin argo anlamıyla da gerçek anlamıyla da "kopmuş" oldum. Çiçeği zaten koparmayacak olan ben, çiçek kopartmaktan zorla alıkonan biriyle aynı görüntüyü verdiğim için alındım. Çiçek koparabilir adamlardan biri sanılmak ağırıma gitti. Çiçeği koparabilecek kadar eğildiğim halde bile çiçeği kopartmadığımı görebilecek kadar bekleseydi bekçi, kendimi gösterebilirdim. Sabretseydi, çiçekleri kopartabileceği halde koparmayan, bekçi görmediğinde bile çiçeklere dokunmayan bir adam da görebilecekti. Göremedi. Kaybetti. Beni de koparttı dalımdan. İrademi budadı. Tercihimi ezdi geçti.* Adem (as) ve biz oğulları/ kızları hep cennette kalsaydık, hata etmeye fırsat bulamayacaktık. Melekler gibi. İndirilmeseydik dünyaya, günah işlemeyecektik. Şeytanın ayağımıza dolanmasına izin verilmeseydi, ayağımız hiç kaymayacaktı. Hepten "masum" kalacaktık. Öyle mi? Çiçekleri koparmak elindeyken de koparmadığını gösterme fırsatı verilmeyen benim kadar alınırdık baştan alınmış bu karara. Şike utancıyla yaşardık belki de cennette. Eli kolu bağlanmış bir adam olarak bir hazinenin başına konulduğumu düşünüyorum arada bir. Hemen yanıbaşımda elleri serbest kalır kalmaz çalmaya hevesli biri daha var. Oysa benim ellerim çözülse de çalmayacağım. Sonuçta, fiilen ikimiz de çalmıyoruz. İkimiz de "çal-a-mı-yor-uz" çünkü. Çalmıyor iken çal-a-mıyor görünmek ne kadar da ağırıma giderdi! Çalmadığımı gösterebilmem için çal-abil-iyor da olduğum bir özgürlük alanı tanınmalıydı bana. Çalabileceğimiz yerdir dünya. Çiçekleri koparabilecek kadar eğilebildiğimiz yerdir. Sınanırız burada. Deneniriz. Elimize vurulmaz çiçekleri koparttığımızda bile. Hatta birkaç çiçeğin koparılmasını da göze alır Bahçe Sahibi. Dilerse hiç koparmamamızı garanti edebilir ama serbest bırakır bizi. Ara sıra koparsak da kopardığımız için pişman da olabileceğimiz fırsatlar tanır bize. "Hiç çiçek koparmıyor olsaydınız, çiçek koparıp da pişman olan ve bir daha çiçek koparmayacağına bile-isteye söz veren birileri olmanızı daha çok isterdim" bile diyor. İyi ki hata yapabiliyoruz dünyada. Hata yapabilir olduğumuz yerde tanışırız kendimizle. Hata yapabilir olduğumuz halde, yapmamayı tercih ettiğimiz anda irademizle buluşuruz. Tercihimizle sıcak temasa geçeriz. Vicdanımızın titreyişini fark ederiz. İnsan yanımızla yüzleşiriz. Tercihe izin verilmeyen yerde, baskının hükmettiği alanda "insan" yoktur. Zorlamanın ezdiği "kamusal alan"larda "insan"ın var olabilirliği de iptal edilir. Zorlayan da zorlanan da "insan" olma fırsatını ilga eder. Mecbur tutulduğumuz demde "kendi kendinelik"imizi ortaya koyamayız ki. Zorbalığın olduğu yerde, "değer" üretemeyiz ki. Zorbalık "hatadan dönmeye" fırsat tanınmaz. Hata etmeni baştan engeller. "İyi"yi "kötü"ye tercih edecek özgürlük yoksa, "iyilik" üretilemez. "Zorla güzellik olmaz." Zorla din de olmaz. "Borç"tur "din". Minnet borcu. Hiç zorunlu olmadığı halde seni yoktan var edene, hiç zorlanmadan, iç'inden gelerek, iç'ten isteyerek teşekkür edebilmen içindir bu ömür. Teşekkür de edebilsin diyedir teşekkür etmeyenlere de, teşekkür etmeyişlerine de izin verilmesi. Rabb-i Rahîmimiz, ister istemez kulluk etmemizi istiyor değil; isteyerek ve güzellikle huzuruna gelmemizi istiyor. Baskılanmış bir "insan"ı geçerli saymıyor. İradesiyle var olmasını istiyor insanın. Baskı, başını örtmeye doğru da olsa, başını kapatmaya doğru da olsa, başını örtmek de isteyenlerin örtmek isteyemeyenlere baskı yapabileceği ihtimaliyle başını örtmek de isteyenlere doğru da olsa, güzel değildir, insanî değildir. Dolayısıyla, ve dobrasıyla "İslamî" değildir. Diyeceğim şu ki: Kanun zoruyla laik olduğumun sanılması, "Çiçekleri kopartma!" uyarısıyla çiçeklere dokunmadığımın sanılması kadar ağırıma gidiyor. Müslüman’ım ben! Herkese ve her şeye "selâm" yakınlığı kazandıran İslam'ı bir tür taraftarlığa indirgemeye hevesli oryantalist icadı "İslamcı" etiketini üzerime yapıştırmıyorum, yakıştırmıyorum. "Müslüman" laiklik taraftarı ya da karşıtı olmayacak kadar ilgisizdir laiklikle. Laikliğe müstağnidir o kadar. Başkalarına baskı yapmayacak kadar merhametlidir o zaten. Farklı yaşayış biçimlerine müdahale etmeyecek kadar nezaketlidir o zaten. Bana merhameti ve nezaketi kazandıran İslam'ın, İslam'dan uzakta yaşanan kabalığın ve zorbalığın önüne geçmek için konulmuş laiklikle çerçevelenmesi ağırıma gidiyor. Başkalarının hayatına laiklik zoruyla karışmadığımın sanılmasını mümin olma izzetime yakıştıramıyorum. "Yassakkk!" sesini bir daha duymak istemiyorum Sayın Rektörüm. s.demirci@zaman.com.tr * 90'lı yılların başından beri severek oturduğum Üsküdar'ın, o zamanlar, "bir Aziz Mahmud Hüdayî şehri" olduğunun da farkında değildim. O Hüdayi ki, coşkuyla zikirlerini işittiği çiçekleri koparmaya kıyamayıp ‘bir bunu suskun buldum' dediği boynu bükük kuru bir çiçeği hocasına hediye ediyordu. Keşke Üsküdar'da her çiçeğin başına "Burası Aziz Mahmud Hüdayî şehridir; çiçekler dalından koparılmaz" diye yazabilseydim.

Senai Demirci
__________________

ARKADAŞLA DOST ARASINDAKİ FARK


Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır…
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır…
.Arkadaş senin ağladığını görmez
Dostunun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır
Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir.
.Dost sana yardım etmek için erken gelir; toparlanman için geç gider
Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için.
Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür
Dost ise tekrar arar
Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister
Dost ise her zaman senin arkandadır.
Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir
.Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder.
Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır
Arkadaş sizi ikinci görmek ister
Dost ikinciniz olmaktan şeref duyar
Arkadaş sıkıntınız olmadığında yanınızdadır.
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar
.Arkadaşlarınıza siz huzur vermeye çalışırsınız
Dostlarınız size huzur vermeye çalışır

3 DAKİKA DÜŞÜNMEYE VARMISINIZ?


>>>>>""Pek tatlı bir nezaket cümlemiz vardır. Birisinin yanında bir başkasını övüyorsanız, “Senden iyi olmasın!” dersiniz! Sadık Şanlı kardeşimin o incelik dolu anlatısını okuduğumdan beri bu iltifata itiraz ediyorum: “...kapının zili çaldı. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Selamlaşıp, kucaklaştık. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim ‘Geç oldu, bana müsaade’ diyerek noktayı koydu ve kalktı. Ona eşlik ettim. Sokağın başına vardığımızda ‘Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah’ diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettiği duaya alışkanlıkla ‘amin’ dedim. Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, ‘Hz. İsa Aleyhisselam’ın, Peygamber Efendimizin (asm) geleceğini müjdelediği sözmüş bu’ dedi. Ne güzel dua imiş! ‘Tuttum bu duayı’ dedim. Güldü ve ‘o halde hiç bırakma.’ Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.”İsâ’ya (as) ve O’nun müjdelediği En İyi’ye (asm) hürmeten: Kalktığım koltuğa benden iyisi otursun. Sustuğum anda benden iyisi konuşmaya başlasın. Olmadığım odaları benden iyiler doldursn. Yetişemediğim yerlere benden iyiler yetişsin.... “Senden iyi olmasın!” diyen dostlarımın bu duasına, İsa Aleyhisselâmın duasına “amin” deme hatırına “amin” diyemeyeceğimi söylüyorum. Şaka yollu, “Bana beddua ediyorsun galiba!” diyorum. “Ya benden iyiler olmasa, ne ederim ben bu dünyada? Kim beni şaştığında uyaracak? Kim beni hüzne düştüğümde teselli edecek ki... Sonra peygamberlerin kavimleriyle yaşadıkları imtihanları hatırlıyorum. O toplulukta o peygamberden iyisi yoktu! Ama nasıl acılar çekti? Ne dayanılmaz sıkıntılara göğüs gerdi? “Benden iyi(ler) olsun elbette.. Bende peygamber yalnızlığına sabredecek iyilik yok ki!”"""">>>>>ÇOK GÜZEL Bİ DUAYMIŞ GERÇEKTEN RABBİM HEP HAYIRLILARLA KARŞILAŞTIRSIN BİZİ DE HAYIRLILARDAN EYLESİN İNŞALLAH


SENAİ DEMİRCİNİN YAZISINDAN ALINTIDIR

GENCİN 3 SORUSU


Genç bir delikanlı senelerce yurt dışında okuduktan sonra vatanına ateist olarak geri döner. Üç sorusuna hiç kimse cevap veremediğinden dolayı canı gayet sıkıntılıdır. Ebeveyni oğullarına yardım etmek niyetiyle büyük ilim sahibi olan köyün hocasına götürürler. Hoca ve delikanlının arasında geçen diyalog şöyle devam eder.
Delikanlı: Kimsin sen? Sorularıma cevap verebilecek misin?
Hoca: Allah'ın bir kuluyum ve Onun izniyle sorularına cevap verebileceğim
Delikanlı: Emin misin? Profösörler bile cevap veremedi bana.
Hoca: Allah'ın izniyle cevap vermeye çalışırım.
Delikanlı: 3 sorum var
1. Allah yaşıyor mu? öyle ise, şeklini bana göster.
2. Takdir (kader) nedir?
3. Eğer şeytan ateşten yaratıldıysa neden cehenneme yollanıyor, cehennemde ateş dolu değil mi? Ateş ateşi nasıl yaksın. Tanrı bunu düşünemedi mi?
Bu arada, aniden bizim hocamız delikanlının başı üzerinde bir saksı kırar.
Delikanlı canı yana yana sorar; Neden sinirlendin ki?
Hoca: Sinirlenmedim. Bu benim üç soruna bir cevabım der.
Delikanlı: Hiç birşey anlamadım.
Hoca: Nasıl hissetin kendini saksıyı başında kırınca?
Delikanlı: Tabii ki, fena bir acı hissettim.
Hoca: Yani, acının varlığına inanıyor musun?
Delikanlı:Evet.
Hoca: Bana bu acının şeklini göster o zaman!
Delikanlı: Gösteremem.
Hoca: Bu benim ilk cevabım. Herkes Allah'ın varlığını hisseder ama Allah'ı göremez.
Hoca: Dün gece rüyanda benim başında saksı kırdığımı gördün mü?
Delikanlı: Hayır
Hoca: Bugün böyle birşey ile karşılaşacağını hiç düşündün mü? Aklından geçti mi?
Delikanlı: Hayır.
Hoca: Bu işte takdirdir.(kader)
Hoca: Biz neyden yaratıldık? Topraktan yaratılmış değil miyiz?
Delikanlı: Evet böyle denir.
Hoca: E o zaman ? Saksıda topraktan yapılmadı mı? Allah isterse ateşten yaratılan şeytanı ateşin içinde cezalandıramaz mı?

KAHVE


Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski universitelerindeki profesorlerini ziyaret icin biraraya gelirler.Sohbet, sonunda isin ve hayatin stresinden şikayetlenmeye doner.Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesor mutfaga gider ve yaninda buyuk bir termos icinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak uzere degişik tarzda ve ucuz gorunenden, pahali ve hatta cok ozel olanlarina kadar degişik kahve bardaklari ile gelir.Herkes bir bardak secince, profesor soyle soyler:'Farkettiyseniz, tum pahali gorunen bardaklar alindi ve geriye ucuz gorunumlu, sade bardaklar kaldi.Kendiniz icin en iyi olani istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynagi aslinda.Emin olun ki, bardagin kendisi kahvenin kalitesine hic bir sey katmaz.Cogu zaman, sadece daha pahalidir ve hatta bazi durumlarda da ictigimizi saklar.Hepinizin aslinda istedigi kahveydi, bardak degil, ama bilincli olarak en iyi bardaklara yoneldiniz ve sonra birbirinizinbardagina bakmaya basladiniz.Sunu bir dusunun:Hayat kahvedir. Is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.Onlar hayati tutmak icin sadece araclardir ve sectigimiz bardak yasadigimiz hayatin kalitesini belirlemedigi gibi degistirmez de.Bazen sadece bardaga odaklanarak Allah' ın sundugu kahvenin tadini cikarmayi unuturuz. Kahvenizin tadina varin!En mutlu insanlar her seyin en iyisine sahip degildirler. Sadece her seyin en iyi sekilde tadini cikartirlar.Basit yasayin. Cömertce sevin.Birbirinize derinden itina gosterin.. Nazik olun.Gerisini Allah' a bırakın.
Alıntı